"Sürekli hikaye anlatan insanlar hikaye olur."
http://www.youtube.com/watch?v=xr_DgBlHLiM

x

ölüm haberimi aldığımda henüz 39 yaşımdaydım. otopsiyi yapan doktor "olay anında ölmüş", annemi teselliye gelen nevbahar abla ise "en azından acı çekmeden gitti rahmetli" diyordu. yalan yok, beni iyi bilirlerdi.

ölüm haberimi aldığında henüz elli altı yaşındaydı. tanımadığı bir adamın soyunu devam ettirebilmek için yaşı kimliğinde birkaç sene büyütülmüştü. eh, en çok kahrımı çeken de oydu şüphesiz, son otuz dokuz yılda bana artık iyiden iyiye alışmıştı. yok yok merak etmeyin, bir şekilde yaşamaya devam edecek. ama benimle birlikte o da öldü.

annemi kendine gelin aldığında kırk sekiz yaşındaydı. ölüm haberimi... alacak kadar yaşamadı.

serçe

bir serçe kadar gerçek olamazsın
başka zihinlerde milyonlarca
replikan varken
ve başka zihinlerdeki sen,
aslını yaşatmak için bile çabalamazken

bir serçe kadar gerçek olamaz
hiçbir şey
zihin denen makinelerde
gerçeklik üretildiği
ve yeniden üretileceği müddetçe

bir serçe
duruyor öylece
ve zihin
kendi gerçekliğini yaratıyor işte:
"birazdan havalanacak özgürlüğe"
aramak
bulmak için mi
tamamlanmak için mi
boşluğu dolduruyorum sanıyorsun
ama sadece onu takip ediyorsun

bir adım uzaklaşsan belki göreceksin
ama gözlerin sımsıkı kapalı

her şeyi görüp duyup biliyor ama
kendine inanmıyorsun

gözlerin sımsıkı kapalı
tesadüfen açarım da bir aynaya denk gelirim diye korkuyorsun

eylemsizlik prensibi üzerine

üçüncü dünya savaşı'nın ilk gecesiydi
insanlık genel olarak nasibini almamıştı
laktozsuz sütle hazırlattığım kahveme krema ekletmem gibi,
tutmuyordu hiçbir şey birbirini
edilgen fiiller kendi aralarında sevindiler
güneş tutulmuştu
-savaşın üzerinde boylu boyunca-
aynı benim gibi

gezegenler sanki kendiliğinden halledecekti her şeyi,
herkes sadece kendi yörüngesinde gezinmeseydi

dünyanın ortasında duruyordum öylece
-savaşın üzerinde boylu boyunca-
sanıyordum ki o döndükçe olacak bir şeyler
meğer gezegenler kendiliğinden halletmiyormuş hiçbir şeyi.
yerçekimine bile kızabilirdim
neden üzerindeki kuvveti,
bana doğru değil de gezegenin merkezineydi?
edilgen arzular duyuyordum
sevilmek gibi
sanıyorum ben de en az insanlık kadar
nasibimi almamıştım.

beni ancak laktozsuz sütle hazırlanmış kremalı kahve paklardı artık bu saatten sonra
kapitalizm çökmeye karar vermeden hemen önce

26.

Bütün şarkılar bir imlecin yanıp sönmesi ile başlıyor bu yüzyılda.

Notalar yok.
Melodi bildiğin tarihe karışalı çok oldu.
1 ve 0 ve 0 ve 1.
ve tüm o varyasyonlar.
insan teninin sonsuz bir ve sıfır varyasyonları.
ve hayat.

HAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAYAT.

Kalbim sıkışıyor. Tüm o sıfırlarında ve sonsuz birlerinde yok olup giden hayatlarınızın. Artık hepsi bu sonsuz havuzda başıboş yüzüyor. Size ne oldu? Hepinize???

***

Kafanız çok karışık. Acı çekmeye aşinasınız. Tüm doğru bildiklerinizin basit matematiksel değerlere indirgenmesi size nasıl hissettirirdi peki? Materyalizm değil bahsettiğim. Her şeyin bir denklemi var işte ve bir ifade biçimi.

Önümde açık duran sayfaya bakıyorum.
Ruth Doggler.
HAHAHAH Ruth, kimbilir neler
ama neler hissetmiştin oysa ki...
Şu an hayatın bu sonsuz database'in çok,
çok küçük bir parçası oysa ki.

BE AWARE!

25.

Ayaklarımı sürüyerek yürümek gibi bir his,
Etrafımı saran havanın momentumu bedeniminkinden ağırdı sanki.

Nedenini bilmiyorum. Üzerinde yürüdüğüm kalabalık cadde boyunca da bilmiyordum. Önünden geçtiğim gösterişli vitrinler... 

Tepemde parlayan güneşin, gözümü bir mercek gibi kullanarak beynimi yakıp küle çevirmesi fikrinden ötürü duyduğum telaş... Asla kaçıp kurtulamadığım o kaşıntı hissi... Yalınayak mıyım?

Hayatımda tanık olduğum en kasvetli yaz günüydü. Açık unutulduğu için irili ufaklı esintilerle periyodik aralıklarla çarpan pencerenin içine saldığı o tedirginlik. Kalabalık bir caddede yürüyordum. Ve yürüdükçe daha da çok insan sayıyordum. 434, 435, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 443, 444, 445, 446, 447, 448, 449, 450, 451. Durdum ve gözlerimi sıkıca kapadım. Şu an bulunduğum noktada caddede konumlanmış 452. insanım.

24.

Her şey bir anlığına gelişiyor. Yapyağmurlu bi' gece. Kabataş'tan Topkapı'ya giden bir tramvayda -Laleli değil, ne yazık-. Sadece bir anlığına yanına oturan kişiye bakıyor. Gecenin on buçuğunda ilk defa bir çocukla başbaşa kalma fırsatı yakalamış; başbaşa bile değiller oysa ki. Uzaklaştığın onca şeyi düşün, kulaklığında en sevdiğin kadınlardan biri Diamonds and Rust söylerken -Baez değil, ne yazık-. Onca kalabalıklaşmak aslında yalnızlaşmaktan başka bir iş değil ve yazmak, yazmak her daim. Ve bir de müzik. Hayatın başka manası mı var ki? Çocuk geriniyor. Tam şu an.
Normalde yanımda oturan birinin gerinirken omzuma değen kolu beni rahatsız eder ama bu defa daha uzun sürsün istiyorum. Bu küçük kızı sarıp sonsuza dek bırakmamak. Üstelik o bunu sonsuza dek bilmeyecek. Bizim başka insanlarda uyandırdığımız sonsuza dek bilmeyeceğimiz hisler neler acaba? İnsan hep kendisiyle ilgili olanı bilmek istiyor işte. Kabataştan Topkapı'ya giden bir tramvayda bile -Laleli değil, ne yazık. 

23.


müziksiz anların eksikliği gibi,
bazı binalar da
yaşanmışlık olmayınca,
eksik biraz.

Siz şimdi fotoğrafa bakınca göremiyorsunuz ama o aşağıda asker gibi sıralanmış uzun ince binaların her birinin birer bahçe kapısı var aslında. Ve belki günün birinde bir kümesi bile vardı birinin, içindeki tavuklara kocasının işten dönmesini bekleyen bi’ kadının her gün sıkılgan bi’ tavırla yem verdiği. Omuz hizasında kestirdiği içe fönlü kahverengi saçlarını beyaz puantiyeli kırmızı bir taç ile süslemiş, beline oturan beyaz klişe elbisesi kirlenmesin diye ayakta dikiliyor ve hafif hafif esen rüzgârın kurumasına yardımcı olduğu çamaşırları izliyor uzaktan öylece, dalgın.

Belki her sabah kötürüm bi’ adam, tekerlekli sandalyesinden uzanarak umutsuzlukla araladı şu yukarıdan aşağıya tam tamına üçüncü balkon camının perdelerini. Belki genç bir kız birçok kez ölümü düşledi her gece köşede kalan balkonlardan birinden gökyüzünü izlerken. Ama asla cesaret edemeyip içeride yatan yaşlı kocasının yanına döndü usulca. “Belki şurada da minik mutlu bir aile vardır.” demek istiyor insan bu heybetli binaya bakınca, ama besbelli mutlu ailelerin binası değil bu. Önde hizaya geçmiş askerlerden birinde yaşayabilir ancak, mutlu bir aile bu tabloda.

Şu sağdaki sarı badanalı dairede orta yaşlı yalnız bir yazar oturuyormuş vaktiyle. Yazdığı, daha doğrusu yazamayıp tıkandığı anlarda, sıkıntılı bir yüz ifadesiyle pencereye yürür, perdeyi şöyle bir aralar ve sokağı izlermiş. Karşıda, mutlu insanların binalarında hayat sıradan, akmaya devam edermiş. Fötr şapkalı genç bir adam, sevgilisini tam bu anda öpermiş; mutlu insan binalarından birinin önünde, merdivenlerin ikinci basamağında, aniden. İşin ilginci, o zamanlar hakikaten varmış: Mutlu insanlar! Hastalıklı yirmi birinci yüzyıla bir, iki, üç, dört, beş, belki altı asır varmış. Belki o zamanlar ne birbirine sokulmuş askerler, ne de bizim yalnız kovboy dikilirmiş oracıkta. Ama mutlu insanlar...

22.

Adam karşı kaldırımda ayaklarını sürüklemeye devam ediyordu. Yabancı ayakların sürüklenme sesi bile ilgi çekici gelebiliyordu insana, üstelik gecenin bir vakti bir Musevi mezarlığının önünden geçerken. Evet, gece bastırmış ama bu defa insanlar kaçışmamıştı. Farkına varmak eylemi yine çok kısa sürdü: Etrafta insanlar vardı. Günün birinde fark edilmeyi bekleyen onca insan.
Günün biri, insan hayatının tam olarak hangi kısmına denk geliyor?
Herkes biraz biraz kendi içine ölüyor beklerken.

21.

Belki de sorun kendime fazla inanmamdır.
Ya da daha doğru bir ifadeyle, bir yandan istersem her şeyi bir şekilde yapabileceğime delicesine inanırken, bir yandan da istesem de yapamayacağım şeyler olduğunu bilmek.
BİLMEK. İşte her şey bir kez daha aynı kapıya çıkıyor: Farkındalık. Buna sık sık takılıyorum, değil mi?
Gençliğinde Tolstoy'un da yaşamış olduğu şu olay mesela: Hayatın tüm kötülüklerin başı olduğunu, yaşamaktan daha kötü bir şey olamayacağını; yani başka bir deyişle, ölümün bu kötülükten kurtulmak için tek çare olduğunu düşünürken bile kendini öldüremeyeceğinin farkında olması. İŞTE BÜTÜN SORUN BU.

20.

Ben belki de bazı şarkıların dokunduğu yerlerimi insanlardan sakınırken bu hale gelmişimdir, kimbilir.

http://www.youtube.com/watch?v=y7C7V8IK2Ek

19.

Böyle şeyler yaptığı olur.
Yalnızlık mı dediniz?
Bir şeylerin üzmesi problem değil de neye üzüldüğünü bilememek fena can sıkıyor.
Bazen kafayı yiyecek gibi hissedersin, bazen de kafayı yersin.
Bana neden katlanıyorlardı bilmiyorum.
Kırmızı o kadar da çirkin değil aslında.
Gökyüzü tam olarak nereden başlıyor?
Sonra dedim ki "siktir et".
Beş adım daha atsam tamı tamına yirmi beş oluyordu.
Sağlık olsun.

I'll grow back like a Starfish

"I am very happy. So please hit me. I am very very happy. So please hurt me.
Ne garip, insanın unutamadığı/unutmak istemediği renkler oluşu. Ve ne garip, başkalarından kıskandığımız şarkılarımız. Üzerinde hiçbir hakkımız olmamasına rağmen sahiplendiğimiz... Ve sahiplendiğimiz onca insan. İçlerinden biri. Herkesi, her şeyi içine sığdırdığımız bir. Görüş alanımızdan çıkmasından korktuğumuz için kafamızı başka yöne çeviremediğimiz bir. Üzerine hayatımızı yatırdığımız bir. Ve tek kalacak olan bir. Çünkü unutmak istemediğimiz renkler hep ona ait ve belki de çoğunu ilk kez onda görmüşüz. Veya onda gördük diye sevmiş, unutamamışızdır. Çünkü başkalarından kıskandığımız şarkılardan, en sevdiklerimizden, bile onu kıskanmışızdır hep.
Birini.

pozitivizm

-Neden kulaklarımı tıkamak zorundayım ki?
+Tıkayacak kulakların olmayabilirdi.
-Hehe.

17.

Ve uzun zaman sonra anlıyorum ki ben aslında "kafamdaki sana" aşıktım. Ve sanırım senin istediğin de tam olarak buydu: Olaylardan uzaklaşıp bunu görebilmem. Ama ben, senin-tanımama-izin-verdiğinden-fazlasını-kendimin-tamamladığı "sen" ile o kadar meşguldüm ki bunu bir türlü göremedim. Bilmiyorum. Sadece bazen çok güzel bir şeyi kıl payı kaçırmışız gibi hissediyorum. O güne kadar hayatımda en çok istediğim şeyin, beni hâlâ kahrediyor olmasının başka açıklaması olamaz zira.

16.


03:34 a.m.
Düzene isyan edip güneşi bekleyenleri saymazsak, neredeyse bütün şehrin aynı anda yaptığı tek şey uyumak sanırım. Üçotuzdört. Çoğu insanın, şu anı uyumak için güzel zaman olarak düşünmesi... ne kötü. Çünkü bence uyumak için geceden daha kötü bir zaman olamaz. Evet, şu an 7. kattaki minik dairemizin camından ters bir şekilde sarkarken düşündüğüm şey tam olarak bu. Yastık koymama rağmen pencerenin pervazı belimi biraz acıtıyor gerçi ama olsun. Böyle yaptığımda, yani gökyüzünü karşıma aldığımda... Yıldızlar o kadar da uzak gelmiyor. Yine de elimi uzattığımda en yakınımdakine bile dokunamayacağımı bilmenin hüznü hep galip geliyor bir şekilde. 

Burada bütün gece böyle sarkarak neyi bekliyorum, ben de bilmiyorum. Sanırım sadece gökyüzünün siyahtan laciverte, lacivertten açık mavi ve turuncu karışımına dönmesini izlemeyi seviyorum. Ve en azından günün yarısında şehre sırtımı dönüp yıldızlarla başbaşa kalabildiğim için biraz da mutlu oluyor olabilirim. Tamam, itiraf etmek gerekirse; dünyada, beni bundan daha fazla mutlu eden bir şey yok. 

Yeryüzüne ait bir şeyin gökyüzüne aşık olması... ne ironik. 


~
Bazen ben de bunu neden yaptığımı merak ediyorum... neden sadece birkaç cümle sürecek hayatlar yaratıp durduğumu gerçekten merak ediyorum. 

15'miş.

Biz hayal gücü geniş olanlar, ömrümüz boyunca karanlıktan korkmaya devam edeceğiz.

14.

"Sanırım o zaman boğulmuş sayılıyorsun."

- Yani?
- "Yani" mi?

4 duvarı da formüllerle kaplı bir odanın tam ortasında oturuyorlardı.
Eski iki koltuk gibi.
Odada onlardan başka eşya yoktu.

- Bütün bu formülleri kafama nasıl koyacağımı bilmiyorum.
- Yine de 1,5 litrelik su içerek intihar edemezsin.
- Ah, evet edebilirim. Şişeyi kafama diker ve nefessiz kalana kadar içerim. Sonra zehir yavaş yavaş vücuduma yayılmaya başlar ve...
- Su, seni öldürmez.
- NE? GERÇEKTEN Mİ? BURUN DELİKLERİMDEN GİRİP AKCİĞERLERİME DOLSA BİLE Mİ?!

13.

- Ben sadece şey olmaya çalışıyorum. Şey... Kendim.
- Ah! Ciddi misin? Sence deliren onca insan "kendi" olmayı bir kenara bırakıyor yani, öyle mi?
- ...
- Kendi kendine konuşuyorsun.
- Kendi kendime konuşmuyorum.
- Peki ne yapıyorsun?
- Kafamı kaşıyorum?

12.

Herkes bitiyordu işte. Sonuçta şu dünyada ben bile sonsuza kadar sürmüyordum.

11.


Benim aksime o, diğerleri gibi olmadığı için mutluydu. Yaptığımız şeyin başkalarının gözünde ne derece doğru olduğuyla veya toplumda her zaman dışlanacak olduğumuz gerçeğiyle zerre ilgilenmiyordu. Çok sonraları yanıldığını anlayacak ve büyük bir çöküntü yaşayacak olsa bile o an için, sadece kafasının içindeki doğrular umrundaydı. Kendi doğruları.

"Kendi çıkarların vardır. Kişisel faydalara bağlı bağlılıklar vardır. Kayıtsızlık vardır.
Ama aşk yoktur.
Aşkın yeniden icat edilmesi gerek."

Aynı şekilde hissetmek istediğimi söyleyemem ama... Bence o büyüleyiciydi. Aşka inanmayan bir adama aşık olduğunu sanan bir diğer adam. Belki de haklıydı, ben sadece korku içinde kaçmaktan yorulmuştum. 

"I found it.
What? -Eternity.
It's the sun mingled with the sea."

En azından başkalarının işaret parmakları üzerimize yönelmeden, el ele yürüyebilmek isterdim.

-

Bazen, her şey tam da avcunuzun içindedir; dikkatiniz dışında. Bu yüzden de sürekli başka yerlere bakar durursunuz. (Döngü)

10.

Farkında olmak kötüdür. 
Hele ki farkına vardığın şeyi kabullenmekte güçlük çekiyorsan.
Ben mesela, mektuplar kesildiğinden beri kendimi kandırılmış hissediyorum. Gitgide alıştığım için daha az hissettiğim garip bir sanrı bu. Nasıl desem? İçime çektiğim hava ciğerlerimi doldurmuyormuş gibi sanki, anlayabiliyor musun? Ama zaten böyle olacağını en başından beri biliyordum. Öyle ki bu farkındalık tenimden fazlasına nüfuz etmeye başlamıştı artık.
Şimdiyse yine posta kutumu kontrol ediyorum.
Boş.
Karşı komşum da bahçesinden el sallıyor, aman ne hoş!
Görmezden geliyorum. Köpeğim, "İtici olduğunu düşünecek." dermiş gibi bakıyor suratıma. Ve şimdi sen de "Bir köpek nasıl bilmem ne dermiş gibi bakabilir ki?" diye düşünüyorsun. Düşünmediysen de bu cümlemden sonra hayal etmeye çalışacaksın.
Her şeyin farkındayım.
Ve bu kötü bir yeti.
En kötüsü demiyorum ama. (Nasıl derler? Her zaman daha kötüsü vardır.)
Her neyse. Kapının önündeki gazeteyi alıp içeri girerken bir elimle de kapıyı kapıyorum. Her şey aynı sıkıcılığında. Sıkılıyorum. Kitap okumaya çalışıyorum. Olmuyor. Zaten gazeteyi de sadece piknik ve türevlerinde masaya seriyoruz artık. Anca öyle işimizi görüyor. Yoksa ağaç israfı.
Bu aralar sık sık düşündüğüm bir şey var; biri gittiğinde hissettiğimiz o boşluk hissi, ona verdiklerimizin karşılığını alamadığımız içinmiş gibi geliyor bana. Eşit takas sağlanmıyor yani. İşte bunu düşünüyorum.
Peki dengelemek için ne yapmak lazım? Bazen de bunu...
Konudan konuya atlıyorum farkındayım ama beynim fazla mesai yapıyor sıkıntı katsayım arttığında.
"Aşık olmam ben." diye yazmıştı bir mektubunda. Çok eski de değil üstelik. Bekle. Bulup tekrar okuyacağım. "Aşık olmam ben. Sen ne düşünüyorsun bilmiyorum ama birini kendine bağlamanın saçma ve bencilce olduğunu düşünüyorum. Ve bu, ne kadar saçmaysa birine bağlanmak da öyle... Benzer şeyler zaten. Sadece olayı çift taraflı değerlendirmiş oluyorum. Bence insan aşık olacaksa eğer bir şarkıya aşık olmalı. Ya da bir filme. Ne bileyim sabah camı açtığında içine çektiği taze havaya, tenini yalayarak esen rüzgara veya ısıtan ama yakmayan sıcaklığıyla güneşe aşık olmalı. Zaten en başından sende var olan şeyi başkasında aramak saçma."
Sanırım bazen saçma olan oydu. Veya ben. Aslında çokta farketmez hangimizin daha abes olduğu.
Sadece farkındaydım ama kabullenmek istemiyordum işte.
Neyse. Sen de sıkıldın, farkındayım. Sıkıntı virüsümü sana da bulaştırdığıma göre artık kendime güzel bir uyku çekebilirim. Bu sıkıcı kasabada, sıkıcı gün ortalarında yapabilecek fazla şey olmuyor çünkü ve ben de artık yaşlı biriyim. Sen de istiyorsan köpeğimle oynayabilirsin.

9.

Neden sonra farkediyorum fotoğrafların üçüncüye başa sardığını. Umrumda olmuyor. Umrum yok çünkü. Benliğime ait olması gereken her şey izin bile almadan kalkıp gitmiş çoktan. Farkına varamıyorum. Farkım yok çünkü. Sıradan, tekdüze her şey. “Her zaman daha kötüsü vardır.” Durmadan bu cümleyi tekrarlayan bir iç sesim vardı eskiden. Artık ne o var ne de düşünebiliyorum. İyi yanları da vardır belki… Özleyemiyorum mesela. Hayal kırıklığı yaşamıyorum. Hissetmiyorum çünkü. Hissetmemi sağlayan şey uzun zamandır yok ortalarda. Gözlerim var bir tek, parmaklarım… Bir işe yaramıyorlar. Eğer sevinmemi sağlayan şey yerinde olsaydı, sevinebilirdim buna. Giden hiçbir şeyin yeri boş kalmadı. Yağmur yağdı, boşluklar doldu. Vücudum kaldı. Onun da sanıyorum artık 4te 4 ü su. İçimden bile bir şey gelmiyor artık. İçim yok çünkü. Belki o gitmemiştir. Ben bir yere kaldırmışımdır onu, daha fazla zarar görmesin diye. En azından o sağlam kalsın diye. Ama hatırım da gitmiş. Hatırlayamıyorum nereye koyduğumu. Olsun, yağmur var. Gitmez o, biliyorum.
-
Eskiden, bir ara canım fena sıkılmış, belli.

8.

Size her şeyin çok çabuk olduğunu ve bir kaç saniye içinde zihnimde yazılmış olduğunu söyleyebilirim ancak. Odamda müzik dinliyorum. Ses çok yüksek. Dairenin kapısının açılıyor. Emin olamıyorum. Daha iyi duyabilmek için Media Player'ın benim için bilmemkaçıncıya çaldığı Rape Me'nin sesini istemeyerek de olsa kısıyorum. Ama hâlâ Cobain'e eşlik ediyorum sanırım. Biraz daha kısıyorum sonra ve biraz daha... Biri içeri giriyor. Kalkıp odamın kapısını açıyorum. Karşımdaki siyahlara bürünmüş iki adamla gözgöze geliyorum. Diğerine göre kısa olanı hızlı çıkıp silahını doğrultup beni vuruyor. Mermi tam anlımın ortasından geçip gidiyor, ufak et parçaları savurarak. Düşüşümü görmüyorum. Dediğim gibi, her şey çabuk yazılıyor zihnimde. Sonra bir kez daha odamın kapısını açıyorum. Mutfağa gidip suyumu içiyorum. Ve kısık sesle de olsa Cobain hâlâ devam ediyor: "...im not the only onee. im not the only one, im not the only one, im not the only one. rape meeee! rape meeee! rape me!..."

7.


-Burada bunu yapmak yasak değil mi?
-Polis misin?
-İyi ama, yasak değil mi?
-Polis misin, değil misin?!
Adamın yüzüne barın kırmızı neon ışıkları yansıyordu. Delici bakışlarını daha da güçlendiriyordu bu yansımalar. Cesur görünüyor, diye düşündü kadın. Bütün dünyayı karşısına alabilirmişçesine cesur... Kendini iyice yorgun hissetti bu eğilmez gibi görünen güç karşısında. Bakışlarını yerde rastgele bir noktaya sabitleyip başını hafifçe yana eğdi. Saçları, diye düşündü adam. Saçları boynunu kapatmamalı. Başını eğince biraz daha açığa çıkan boynu ve omuzları adamı cezbetmeye yetmişti. Kadın yerine döndü, adam da işine devam etti. Aralarında sadece iki tabure vardı. Sorun değil bu diye düşünen adama karşın onları aşılmaz iki engel gibi gören kadın... Hayat, doğru eşleştirmeler yapamıyordu çoğu zaman. Şimdiyse iki yıkıntı arasına iki tabure yerleştirmişti. Kadın, votka bardağını avuçlarının arasına aldı ve başını önüne eğdi. Soyulmaya başlamış kırmızı ojelerine bakıyordu. İçki yüzünden, diye düşündü. Onun yüzden saçmalıyorum. İyiydi ama, baş ağrısını geçirmişti en azından. Adam ise, kadına bakmak istemiyordu. Bu yüzden bu defa önündeki beyaz toz yığınından daha çok çekti içine. Belki iki tabure ötesinde oturan kadının varlığı bile silinebilirdi birazdan. Sonra da adam çeker giderdi zaten. Kadın bardağında kalan son içkiyi de içtikten sonra kalkıp ağır adımlarla -biraz da sendeleyerek- adamın yanındaki tabureye oturdu. Bu defa güçlü görüneni o oynamak istiyordu belli ki. Adam kadının varlığını yoksayarak sadece önüne baktı. Kadınsa adamın terden parlayan açık boynuna... Sonra bakışlarını biraz aşağı kaydırdı; kollarına. Tabureden kayıp yere yığıldığında da son olarak bunu düşündü: Kolların bile fazla güzel... Adam, kadını öylece bırakıp gitmeyi düşündü. Hem ilk defa o gece gördüğü bu kadından ona neydi? Her defasında aklına ilk gelen şeydi, kaçmak. Bağımlı oluşu bile bu yüzdendi; bir süreliğine de olsa hayata arkası dönük yaşamayı tercih ediyordu. Yapabilseydi eğer çok daha fazlası da olabilirdi. Ama her zaman kolaya kaçacak kadar güçsüzdü. Bu defa yine bir ilki gerçekleştirip dizleri üstüne çöktü ve kadını kucağına aldı. Adam, asıl şimdi güçlüydü ve kadın bunu göremiyordu. Dahası belki görseydi hoşuna bile gitmeyebilirdi... 
Dışarı attığı ilk adımda pişmanlık adamı esir almıştı bile ama artık geçti. Bu defa kolaya kaçamayacaktı. Soğuk rüzgar çıplak kollarını yalayarak esmeye devam ederken kadının da kırmızı elbisesinin eteklerini savuruyordu. Fazla kırmızı, fazla tesadüfî, fazla güzel... Her şey fazlaydı bu gece adam için. Ve belki ilk defa şansı da fazlaydı. Her adımda yüzüne çarpan soğukla biraz daha ayılan adam, ne yaptığının bilincine varınca birden korkuya kapıldı. O kadar ki neredeyse kadını düşürecekti. Nabzına bakmayı bile akıl edememişti ki, ya öldüyse? Tanrım! diye düşündü adam, aptalın tekiyim. Kadının dudakları aralandı tam o an, sanki bir şey söyleyecekti. Adam kadını iyice kendine çekerek kulağını dudaklarına yaklaştırdı. Ama kadın hiçbir şey söylemedi. Sadece boğuk bir inilti çıktı boğazından. Neyse, dedi. En azından yaşıyor.
Evine vardığında odanın yarısını kaplayan yatağına yatırdı onu. Odada başka eşya da yoktu zaten. Sırtını duvara yaslayarak yere oturdu adam. Yorgun hissediyordu. Hem bedenen hem ruhen... Her şeyi boşverip düşünmemeye karar verdi. Kendine gelince çeker gider nasılsa...

6.

Arabasına park yeri ararken bir yandan da kendine küfürler savuruyordu. Kötü alışkanlıkları içindi tüm bu küfürler. Özellikle uyku için. Bundan kötü alışkanlık mı olurdu? Takıntılıydı üstelik bir de. Gerekli şeyleri hep sağında taşırdı. Kalbini de bu yüzden sağına aldırmıştı. Sonunda park edebilmişti arabasını. Dükkan önü gibiydi biraz burası da gerçi, içine sinmemişti. Her neyse, hiçbir zaman içine sinmezdi zaten. O yüzden arabanın kapısını sol eliyle kapattı. Uzağa parketmek zorunda kalmıştı bugün. Bu yüzden arabadan inerken yanına taşıyabileceği kadar umut aldı. Bilirsiniz, her adımda ağırlaşır onlar. İki adımda bir düşünmeye çalışıyordu. Yoksa gidene kadar yorulacaktı. Bir aralık gözleri yolda çiçek satan kıza takıldı. O an anlam veremediği bir şekilde gözleri buluşsun istedi. Adımlarının ritmini değiştiremezdi. Bazı şeyler isteklerimiz doğrultusunda gerçekleşmezdi, iyi bilirdi bunu. kızdan biraz daha biraz daha uzaklaştı. Gözlerini yakalayamamıştı. Dönerken daha dikkatli bakmak için söz verdi kendine. Karşısındaki tanıdık binayı görünce gülümsemek istedi. Ama ciddi bir adamdı. Gülerse yüzünün dengesi bozulabilir, dudaklarının kenarlarında yaşayan yaşlı çift yüzünden kayıp gidebilirdi. Biraz hızlandı, çünkü umudun birazını kıza harcamıştı. Geri kalansa anca yeterdi. Tanıdık ve gülünç binaya girdi. Patronun odasına yöneldi. Koridorda selamlaştığı saate göre toplantı çoktan sona ermiş olmalıydı. Kahretsin, kovulacağım... Patronun odaları genişti. Bazen onu bulabilmek için dakikalar harcamanız gerekebilirdi. Bu defa ilk girdiği odada buldu onu. Fakat tahmin ettiği gibi suratına bile bakmıyordu. Patronun yanındaki yardımcılardan biri ona bir zarf uzattı. Zarfa alelacele özel eşyaları tıkıştırılmıştı. Toplam 541 iş günü ve 541 anı vardı zarfta. Tazminatını nereden alacağını biliyordu. Hiçbir şey demeden yola koyuldu. Çıkarken umutlarını da patronun odasındaki portmantoya astı. Tazminatı iki küp şekerle bir avuç buğdaydı. Aklına yine kız geldi. Kalbi sağına geçtiğinden beri ilk defa bu kadar hızlı çarpıyordu. Kızın yanına geldiğinde direk gözlerinin içine baktı. Ta içine. Ama kızın bakışları onu yalayıp geçiyordu. Sanki saydam bir cisimdi. Bir an buna inanası geldi. Fakat iki saniye sonra aptalca buldu bu fikri. Kızın tam karşısına oturdu. Çiçeklerin önüne. Elinde kesme şekerleriyle. Kız bir türlü ona bakmıyordu. Ona doğru baktığı kısa zaman aralıklarındaysa sanki onu görmüyordu. Saatler geçti. Akşam oluyordu artık, gitmesi gerekliydi. Yarın dedi, yarın beni göreceksin.
Ertesi sabah adam, mutlu bir şekilde uyandı. Hayatındaki tüm aksiliklere rağmen. Tüm kötü alışkanlıkları onu terketmişti sanki. Evi 4 bininci kattaydı. Ama o sabah asansör yerine merdiveni tercih etti. Önceki günkü yere geldiğinde kız henüz gelmemişti. Bekledi. Bekledi. Bekledi. Saatler geçti. Sonunda kız geldi. Elinde bir sopa vardı. Uzaktan bakınca bunun bir tasma olabileceğini düşünmüştü. Hayır, değildi. Bacağı aksıyor olsaydı eğer bir değnek de olabilirdi ama hayır, bu da değildi. Yaklaştıkça her şey netleşti. Kız göremiyordu. Geldi ve karşısına oturdu. Sorun değil bu, diye düşündü. Varlığını hissedene kadar bekleyecekti. Hiç ses çıkarmadan. Çünkü ancak o zaman değer verebilirdi. Böylece uzun zaman geçti. Ne kadar olduğunu adam da bilmiyordu. Her gün en güzel kıyafetleriyle aynı yerde karşısında oturuyordu kızın. Onu daha iyi tanıyordu artık. Adı Anabel'di. Yaşlı bir adam bir keresinde ona böyle seslenmişti. Ve bazen küçük bir çocuk gelip onu alıyordu. Kardeşi olmalıydı bu. Bir gün yine karşısında oturmuş kızı incelerken kızın gülümsediğini farketti. İlk kez gülümsediğini görüyordu. Biraz kıskandı bu gülüşü. Onun için olmadığı besbelliydi ne de olsa. Kızın gülüşü giderek yüzüne yayıldı. Elini adama doğru uzattı. Şaşırmıştı. Kalktı ve uzatılan ele dokundu. Biraz ürkekçe. Kız parmaklarını adamın avuçlarında gezdirdi. Yüzünde karamsar bir ifade belirmişti kızın.
-Sen görebiliyorsun.
Adam cevap vermedi. İçin için korkuyordu bunu sorun etmesinden. 
-Kalkmama yardım et.
Denileni yaptı. Beline doladı elini ve yol boyunca yürüdüler. Kız durmadan konuşuyordu. Her kelimesiyle de adamın kalp ritmi biraz daha artıyordu. 
-İkinin bir olması için eşitlik gerekir, dedi bu defa kız. Adam artık kendini tutamayarak:
-Neden böyle düşünüyorsunuz? dedi.
-Sadece ben değil herkes böyle düşünür.
Adam kızı kolundan tutup karanlık bir yere götürdü.
-Şimdi eşitiz öyleyse, dedi.
Kız tatmin olmuşa benzemiyordu.
-Yalnızca burada, evet. Ama buradan çıktığımızda güneş tüm parlaklığıyla yolunuzu aydınlatmaya devam edecek.
Adam haksızlığa uğramış hissediyordu, öfkelendi. Kızın orada bırakıp hızla uzaklaştı. Güneşi söndürmeliydi. Ama nasıl?! Yolda yürürken aklından sayısız fikir geçti. Ertesi sabah kendisine bir kızak aldı. 3 baykuş çekiyordu kızağı. Sağa oturdu. Aksilik çıksın istemiyordu. Baykuşların her kanat çırpışıyla daha da yükseldi ve sonunda güneşe ulaştı. Sağ cebinden çıkardığı örtüyle güneşi örttü. Dönüşte yolunu bulabilmek için de güneşten bir parça koparmayı ihmal etmedi. Elinde güneşi taşıyan adam, kızağına atladı ve geri döndü. Kızı bulduğundaysa elindeki son parçaya üfleyip onu söndürdü.
-Artık eşitiz işte.
Ama böyle söylerken bile biliyordu, asla bir olamayacaklarını.

5.

Telefonun alarmı olarak ayarladığım şarkı çoktan yarısını geçmiş, yine de inatla uyanmam için çalmaya devam ediyor. Uyanıyorum. Her zamanki gibi geç kalmışım. "Boşver." diyor içimdeki. "Gitme bugün." 
"Hayır." diyorum, "Olmaz. Gitmeliyim." 
Kalkıyorum.
Her sabah yaptığım rutin şeyleri tekrarlıyorum.Çıkıyorum. 
Yaşadığım yer çok büyük bi yer sayılmaz. O yüzden insan yüzleri tanıdık gelir hep. Bu sabah öyle gelmiyor. Biraz daha ayılabilmek için bir sonraki durağa kadar yürüyorum.
Karşımdaki kediye bakıyorum. Bakışlarıma karşılık o da bana dikiyor gözlerini. Yeşilini sevmem. Bu sabah öyle olmuyor. Hoşuma gidiyorlar. 
Minibüs geliyor. Biniyorum. 
"Her sabah bu saatlerde dolu olur." diye düşünüyorum boş arabaya bakarak. Şoföre parayı uzatıyorum. Adam aynadan bana bakıyor. Dedim ya, burası pek büyük bir yer sayılmaz. O yüzden şoförlerin yüzleri tanıdık gelir hep. Bu defa öyle olmuyor. Aynadaki adam yabancı geliyor. 
En arkaya geçiyorum. Yolun akıp gidişini izliyorum. Tanıdığım yollar o an bana çok yabancı görünüyorlar. 
Okula geliyorum. Müdür yardımcısı etrafta görünmüyor. Şaşırıyorum. Bu sabah azar işitmeyecek oluşuma sevinerek sınıfa çıkıyorum. Sınıfınızdaki insanları tanırsınız. Bu defa öyle olmuyor. Her birinin yerinde tanımadığım insanlar oturuyor. 
Özür dilemek için hocaya bakıyorum. Tanımıyorum. 
Omuz silkip sırama geçiyorum. Yalnız oturuyorum. İnsanlar konuşuyor. Hiçbirini duymuyorum. Hala aklımda uyku var. "Biraz daha uyuyabilseydim…" diye düşünüyorum.
Arkamda oturan yabancı insana bakıyorum. Gülümsüyor, gülümsüyorum. Sonra sıramı biraz daha öne çekiyor, ondan uzaklaşıyorum. Biliyorum ki gülücüklerinin altında gizli hançerleri ve saplamak için fırsat kolluyor. Aldırmıyorum. 
Saat 9:10. Tahtadaki kadına bakıyorum. Genelde incelerim. Bu defa öyle yapmıyorum. Saate bakıyorum. Hala 9:10. Sıkılıyorum. Sonunda zil çalıyor. Hala aklımda uyku var. Yüzümü yıkayıp ayılabilmek için tuvalete çıkıyorum. Aynaya baktığınızda, karşınızdaki yüz size yabancı gelmez. Bu sabah öyle olmuyor. Ötekileşiyorum.

4.

Benim kadar çok hayal kuran ve aynı zamanda benim kadar gerçekçi olabilen biri daha yoktur, ciddiyim. Gerçek hayatta ne kadar realistsem, yalnız kaldığımda da o kadar hayalperestim. Tabi beni tanıyanlar hayalperest yanımı pek farkedemezler, bu yüzden daha çok güçlü görünürüm onlara. Ama aslında boğazıma kadar işlemlere, problemlere ve formüllere gömülmüş de olsam, hayal kurabilirim ben. Çarpma işlemi yaparken, tüm bu düzenden sıkılan bir 8 ayaklanabilir ve isyan çıkarabilir mesela. Sonra Matematik İmparatorluğu büyük bir çöküş dönemine girer falan. Ve hatta iyi bir çocuk olursanız, siz de bir gün beni kalemimi alıp soruların başına oturmuş bir şekilde zor bir soruyu azarlarken görebilir ve halime gülebilirsiniz.

Neyin nasıl olması gerektiğinin bir önemi yok. Kural yok, zorunluluk yok, imkansızlık yok. Neyi nasıl istiyorsam öyle yapabilirim. Hayal kurarken bu güce sahibim, hepimiz sahibiz. Taşrada sıradan bir hayatı olan çiftçinin karısı da olabilirim, civarın en güzel ve beğenilen kızı da. Ya da kraliçe olurum ve geri kalan herkes de kölem. Sınırlama yok. Hayalin gelişmesini sağlayan da bu aslında. Sadece akışına bırakmak.

Her gece, herkes uyuduktan sonra gökyüzünden pencereme altından bir ip merdiven iner. Siz görmezsiniz ama ben bulutlara çıkarım. Ay'la yeşil çay içeriz. Aramızda kalsın ama biraz dırdırcı biri. Bütün gece bana bağırsak problemlerinden ve hala evlendiremediği oğlundan bahseder. Çok çapkın ve son derece yakışıklı biriymiş dediğine göre. Ama ben bunlara inanmıyorum. Öyle olsaydı çoktan 4.ye falan evlenirdi. Yine de onun yanındayken sıkılıyorum sanmayın. İlginç ve komik hikayeleri de vardır. Bir gece siz de benimle gelmelisiniz. Ay'dan sıkılırsanız başka yerlere de gidebiliriz. Hatta sizi 26.galaksideki şatoma bile götürebilirim! En son saydığımda 2068 odası vardı. Oldukça büyük. Üstelik suyun üzerinde. Sürekli yüzüyor. Bu yüzden her gittiğimde onu farklı bir yerde buluyorum. Bu kadar büyük olmasının bir sebebi de bu. Suyla birlikte sürekli oradan oraya sürükleniyor ve ben de her yerden kolayca görünebilen bir şey inşa ettirdim ki; kaybolduğunda aramak zorunda kalmayayım. 

Aslında geceleri odamda biraz da bilerek uyumuyorum. Yatağımın altındaki yeni evli bakteri çiftinin bir çocukları oldu ve en ufak sesten bile etkileniyor. Ben de onu ürkütmek istemiyorum ve aslında benim için de değişiklik oluyor. 

Bir keresinde çok garip bir şey oldu. Tam gökyüzünün 45.katını çıkarken ip koptu. Birden panikledim ve hiçbir şey yapamadım. Sürekli aşağı düşüyordum. Böyle bir şey başıma ilk kez geliyordu çünkü ve açıkçası biraz da korkmuştum -bu da aramızda kalması gerekenlerden biri-. Böyle bi' 10 kat falan düştüm sanırım. Sonra heyecanım azaldı ve kanat çırpmaya başladım. Sonra yükseldim yükseldim yükseldiiiiim... Çoban Yıldızı'yla göz göze gelecek kadar yükseldim. Biliyor musunuz, hiç yanından ayırmadığı bir kavalı vardır ve onu takip eden bir yıldız sürüsü. Ama yanındaki yıldızlar o derece küçükler kiii. Düşününce komik geliyor, farkındayım. Hatta şu an salak salak sırıtıyor bile olabilirsiniz bu kadar aptalca konuştuğum için -ya da içinizdeki çocuk çoktan ölmüştür ve somurtarak ekrana bakıyorsunuzdur-. Ama durum bu. Genelde herkes şu sıradan hikayeyi bilir; çobanlara yol gösterdiği için adı çoban yıldızıdır falan. Hayır! O aslında gerçek bir çoban. Ve ben güttüğü küçük yıldızlarından tozlar toplayıp ip haline getiriyor ve kendime kazak örüyorum. 

Herneyse, çok uzattım. Merdivenin inmesine hala birkaç dakika var ve ben beklerken sıkılıyorum işte. Belki bu gece de bir değişiklik yapar ve merdiveni kullanmam. Kendime bir ağaç kovuğu bulur ve orada kitap okurum sabaha kadar. Ve eğer şanslıysam yağmur yağar ve böylece beni rahatlatacak bir müziğim de olur. Sonra sabahın ilk ışıklarıyla gökkuşağı belirir ve ben turuncuyu takip ederek buraya dönebilirim. Belki de dönmem.

3.

Kelimelerin ucuzluğu mu karşılamıyor da susuyorum, yoksa karşımdakinin ucuzluğu mu susturan beni, emin değilim açıkçası. O kadar çok şey söylemek istiyorum ki. Bi' o kadar çok kişiye... Her lafın muhattabı üstüne alınsın istiyorum, ayrı ayrı. Çünkü hepsi aslında çok değerli insanlar. Daha da doğrusu, geçmişte öyleydiler. Geçmiş zamanda değerliydiler ve geçmiş zamanda insandılar...

Birine "iyi ki doğdun" diyebilmek istiyorum, gerçekten hissederek, "iyi ki yanımdasın"... Bir diğerinden de özür dilemek belki de, hayatıma girmesine izin verdiğim için.

Keşkelerim yok. Daha çok iyi ki vardılar. Ve... Şimdiyse iyi ki yoklar.
Biliyorum, büyük pişmanlıklar değil bunlar. Küçük insanların peşinden sürüklenen küçük parçalar. Bütün sorun "-lar" ekinde aslında. Bir şeylerin çoğullaşarak ağırlaşması kısaca.

-Bir şeyin çoğullaşarak her şeyleşmesi.

2.

Gece ve denizin yolu hafif sallanarak yüzen bir kayıkta kesişiyor. Su, deniz için fazla sakin. Bir göle daha çok yakışabilirdi oysa ki. Düşüncemden haberdar gibi görünen bir dalga sarsıyor kayığımı, ıslanıyorum. Elimi yüzeyinde gezdiriyorum. Beni hissetmişçesine sakinleşiyor su. Etrafta yansıma yapacak kadar bile ışık yok. Renkler de yok bu yüzden. Kayığım, üzerimdeki kıyafetler ne renk; bunları bile göremiyorum. Sadece gökyüzündeki parlak sarı noktalar var. Bu kadar uzakta oluşlarına üzülüyorum. Yine de yanlarına gitmek gibi bir düşüncem yok. Su, yetiyor. Bilmiyorum. İnsan böyle bir yerde yalnızlığı daha iyi hissedebiliyor. Öyle herkesin sevebileceği bir şey değil bu. Ama ben seviyorum. Yalnızlığı ve kendimle baş başa kalmayı. Aslında yalnızlığı sevmeyen bir bakıma kendini de sevmiyordur. Düşündükçe daha da mantıklı geliyor bu cümle. Rüzgarın yeni farkına varıyorum. Sanırım mevsim yaz; ılık bir hava dalgası tenimi yalayarak esmeye devam ediyor. Şimdi başka bir şeye bakıyorum. Uzaklarda. Önceleri yıldız sandığım, küçük, parlak, sarı bir nokta. Yanıp sönüyor artık. Bir deniz feneri! Gidip bakmak istiyorum ama çok uzakta. Kayığın zeminine uzanıyorum, belki diyorum, uyandığımda yanında olurum.

1.

"Tembellik her şeyi derinden anlamanın, bilinçli olmanın doğal bir sonucudur." diyor Dostoyevski. Haklı. Tembelim, ama her şeyin mantıklı bir açıklaması var işte. Bana inanmıyorsanız, Dostoyevski'ye inanın.